Ana içeriğe atla

Olumluyum, Olgunum

Başlıktaki olumluyum, olgunum kelimelerini kendi kendinize, öyle olduğunuza canı gönülden inanarak söyleyin; tekrar tekrar, ister yüksek sesle, ister haykırarak, ister içinizden… ister yazın, aynanıza asın. Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

İçsel konuşmalar, kendimizden başlayarak çevreye, nihayetinde tüm evrene sunduğumuz, onayladığımız bildirimler olarak gider. Ne söylüyorsan, ne düşünüyorsan o’sun. Evrensel enerjiye inananlar, olumlu veya olumsuz söylediğimiz ve düşündüğümüz şeylerin, bizimle bir olan evrenle ortak yaratım sürecine girdiğini söylerler. Öyleyse konuşmalarımız, düşüncelerimiz, inançlarımız kendi gerçekliğimizi yaratmaktadır. Herkes olumluluk arzuladığına göre olumsuz konuşma, düşünce ve inançlardan arınmalı, olumluları edinmeliyiz.

Bu yazıda, içsel konuşmalarda olumluya yönelmenin faydalarını belirtiyorum. Evrensel enerji kavramı ve birlikte yaratım sürecini açıklıyorum. Okuduktan sonra daha da olumlu olmaya yönelik arzunuz tetiklenirse yazı amacına ulaşmış olacaktır.

İçindekiler

  • Eleştiri ve özeleştiriyi abartmanın zararları
  • Olumlu bakışlara armağanlar
  • Evrensel enerji ve çekim yasası: Safsata mı, hakikat mı? Siz karar vereceksiniz
  • Sonuç
  • Kaynaklar

Eleştiri ve özeleştiriyi abartmanın zararları

Geçmişime baktığımda eleştiriyi ve özeleştiriyi abarttığımı görüyorum. Yararıma da işledi ama kararında kalsaydı daha iyi olurdu. Gelişimin kapısını açan normal eleştiri ve özeleştiriye sözüm yok.

Abartılı ve suçlayıcı eleştiri öze dönmeden önce çevreye yöneliyor ve orada deneyim kazanıyor. “Tenkit terakkiye teşviktir” sözünü dikkate alıp etraftaki kusurları en ince ayrıntısından yakalayıp şişirdikçe şişiriyordum. Minnacık parçayı, sanal bir büyüteçle devasa yapıyordum; aynı zamanda normal ve olumlu olan büyük parçaları o kadar küçültüyordum ki adeta görünmez oluyorlardı. Bu süreç abartılı genelleme yanılgısı ile birleşerek çevreye yönelik negatif, umutsuz, karamsar, çarpık kesin inançlar haline geliyordu.

Abartılı ve suçlayıcı negatif bakış, hep çevreyi kolaçan etmekle kalmıyor.  Çok geçmeden öze saldırmaya başlıyor. Öze ve dışa yönelik bu olumsuz yaklaşım galiba aynı kaynaktan besleniyor. Yön değiştirmesi an meselesi... Kötümserliğin kendime odaklanması ve baskın çıkması çok daha yıpratıcı oluyordu. Başkalarına olumsuz baktığında ilişkilerin bozuluyor, dışlanıyorsun, kavgalar, çatışmalar yaşıyorsun. Onlardan köşeye çekilmekle, yalnızlıkla bir nebze kurtulursun. Ama olumsuzluğun kendine yöneldiğinde nereye kaçacaksın? Kendini pek olmadığı halde suçlu ve günahkar hissediyorsan, buna kanıtlar arıyor ve üretiyor, türetiyorsan ne yapacaksın?

Sürecin böyle gelişmesinin nedenlerini aileme, çevreme, aldığım eğitimlere, askeri görevime bağlayarak kendimi haklı gösterecek çok şey söyleyebilirim; onları bir kenara bırakalım. Tohumları, filizleri, beslenip sulanmaları hakkında, kendi sorumluluklarımı da üstlenerek analizler yapmak ve bilinçlenmek değişim için gerekli olsa da yazımın girmek istediği yol bu değil (çok yaptım, yapıyorum, ama çözüm olmuyor). Daha çok, neticenin zararlı olduğu gerçeğine, yanılgıların düzeltilmesi gereğine odaklanmak gerekiyor.

Çevreye ve kendime yönelik çarpık bakışlarımı ne yaparak, nasıl değiştireceğim? Başarabilirsem hayat bambaşka olacak, ilişkilerim düzelecek, keyfim yerine gelecek, verimliliğim artacak, kendimle ve çevremle barışık yaşayacağım.

Olumlu bakışlara armağanlar

Birçok manevi ve dinsel öğreti, birçok felsefe akımı, kişisel gelişimcilerin hepsi, birçok psikoterapi yaklaşımı, birçok psikoloji kuramı pozitifliği, olumlu olmayı gerekli görüyor, öneriyor. Yılmazlık kuramları, pozitif bakış açısını yılmazlığı ortaya çıkaran kişisel niteliklerden biri olarak görüyor.

Olumlu bakışın en tatlı armağanı olgunluktur. Olgunlukla karşılanan hataların, hatalı kişi tarafından anlaşılması ve düzeltilmesi ihtimali daha yüksektir. Misilleme ve intikam ise tarafların savunmaya ve atağa geçerek hatalı davranışlarında ısrar etmelerini doğurur.

Zaman zaman  bazı insanlara hata yaptığımız, onları incittiğimiz olur. Bir kısmı, aşırı tepki gösterir, bizi kırar. Bir kısmı ise affeder, hoş görür, anlayışla karşılar. Bu kişilere, “Ne kadar olgun bir insan, hatalarımı anlayışla karşıladı” deriz. Başkalarından gördüğümüzde hoşumuza giden olgunluğu neden biz de göstermeyelim. Böylece, ilişkilerimiz düzelir, daha çok sevilir, daha huzurlu oluruz.

Çevremize karşı olgun olmanın daha da önemli faydası, kendi hatalarımıza anlayış ve hoşgörüyle bakmaya, kendimizi affedebilmeye yol açmasıdır. O zaman, savunmaya veya yıpratıcı karşı iç ataklara geçmeyiz; kusurlarımızın farkına daha iyi varır, metanetle onları gidermenin çarelerine yöneliriz. İç çatışmalarımız çözüme bağlanır, kendimizle barışırız.

Geçen ay daireyi merkezi sistemden bireysel doğalgaz sistemine geçirdik. Odalar kazıldı, borular döşendi, petekler yenilendi. Sonra, kazılan yerlere fayanslar döşendi, laminat parkeler yeniden kuruldu, kombinin konulduğu balkon, katlanabilir cam balkon sistemi ile kapandı. Pek çok usta ve yardımcısı geldi, pek çok iş yapıldı. Tabi ki bendeki negatif bakış açısı tetiklendi. Ayrıntıya girmeyelim, psikolojim altüst oldu. Şimdi bir ay sonra bakıyorum da ufak tefek kusurlarla birlikte her şey normal ve yeterince iyi oldu.

O günlerde sıkıntımın kaynağının bende olduğunu bilerek masamda, tam karşımda gün boyu göreceğim bir yere şunları yazmıştım:

  • Cam balkon sağlam, borular sağlam, kombi basıncı normal.
  • Düşünce başka gerçek başka.
  • Bir kusurluluk, noksanlık ve suçluluk hissi, teması.
  • Felaket tellağı.
  • Abartılı genelleme.
  • Hatan varsa düzeltirsin.
  • Hataları varsa düzeltirler.
  • Mükemmel yoktur, yeterince iyi vardır.
  • İlahi güçlerin koruması altındasın.

Bir dereceye kadar bu bildirimlerim yararlı oldu. Biraz dikkat edince, kendime yönelik hazırladığım mesajların çoğunun olumlu görünmelerine rağmen içlerinde olumsuzluk barındırdığını anladım. Olumsuzluk ve sonra olumsuzluğun reddi… Bu yaklaşım sonuç vermiyor arkadaşlar. Çözüm, kendimize doğrudan olumlu bildirimlerde bulunmak ve evrene yaymak. Olumsuzluğu araya hiç sokmamak... Sonra, diğer yazıları kaldırdım, şöyle yazdım:

Evrene! Olumluyum, olgunum; her şey yolunda…

Hayatın rengi bir anda değişti. Halâ da öyle gidiyor. Ne kadar kalıcı olur bilemem. Düşman bellediklerim dost oluverdi. Kendimle ve çevreyle barışıverdim, sıkı fıkı arkadaş oluverdik.

Olumluyum, olgunum kelimelerini kendi kendinize, öyle olduğunuza canı gönülden inanarak söyleyin; tekrar tekrar, ister yüksek sesle, ister haykırarak, ister içinizden… ister yazın, aynanıza, duvarınıza, asın. Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

netsentez

İyi hissediyorsanız, niçin böyle olduğuna birlikte bakalım. Bu arada unutmayayım, bu yazı bilimsel bir yazı değil. Deneme diyebiliriz.

Evrensel enerji ve çekim yasası: Safsata mı, hakikat mı? Siz karar vereceksiniz

Arkadaşlar, kişisel gelişimcilerin ve spiritüel öğreti savunucularının dilinde dolaşan evrensel enerji denilen bir kavram vardır. Kavramdan üretilen düşüncelere göre, her şey enerjidir ve hepimiz onu etkileme gücüne sahibiz; evrenin enerjisiyle bir olabilirsiniz ve onu kendi gerçekliğinizi yaratmada kullanabilirsiniz. Garip galiba! (Felsefi temelleri de vardır bu düşüncenin; onlara girmeyelim.)

Albert Einstein, her şeyin enerji olduğunu ilk gözlemleyen bilim adamıdır. Bazılarınca, Einstein'ın, kendi gerçekliğimizi şekillendirebilmenin birkaç spekülatif felsefeden çok, fiziksel gerçeklerle ilgili olduğunu vurguladığı yorumları yapılmaktadır. 

Meşhur çift yarık deneyi (Young deneyi), bir ışık partikülünün aynı anda birden fazla yerde olabileceğini kanıtlamıştır. Gözlemcinin bu yerleri etkilediği şeklinde yorum yapanlar vardır. Bu yorumları duyan bazıları, evrenin temelinin enerji olduğu görüşüne dayanarak her şeyi değiştirebiliriz demeye başladı! Onlara kısmen katıldığımı söyleyebilirim.

Birçok kişisel gelişim ve spiritüel öğreti taraftarı; evrenin enerjiden ibaret olduğuna, insanın istenç, niyet ve bildirimlerle bu enerjiyi şekillendirebileceğine inanmaktadır. Herkesin evrensel enerjiyle bütünleşebileceğini; onunla, birlikte yaratım sürecine girebileceğini savunmaktadır.

Evrensel enerjiyle bütünleşmenin yolları basittir. Yapacağınız temel iş, gerçekleştirmeye çalıştığınız şeyi arzu haline getirmek ve bildirim olarak evrensel enerjiye yöneltmektir. Amaçlarınızı temsil eden yazı ve görselleri sık baktığınız yerlere asmak, günlük tutmak; orada kendinizi ve çevrenizi nasıl görmek istediğinizi betimlemek sık söz edilen yollardır. Enerjiler benzerlerini çeker yasası gereği daima olumlu arzular ve beklentiler taşımak önemlidir.

Güzel Bak - Güzel Gör - Güzel Düşün - Güzel Yaşa

Sonuç

Yazının başlangıcında hayata kendime ve çevreme olumlu bakmaya ne kadar çok ihtiyacım olduğunu anlattım. Siz de böyleyseniz yalnız olmadığınızı anladınız.

İçsel konuşmalarda olumsuzluğun zararlarını, olumluya yönelmenin yollarını ve faydalarını gördünüz. Konuşma ve düşüncelerle sergilenen bildirimlerin evrensel enerjiyle, birlikte yaratım sürecine girerek gerçeğe dönüştüğü görüşünü öğrendiniz. İçinizde daha olumluya yöneliş arzusu uyandıysa yazının amacı gerçekleşmiştir.

Mevlana:

Dünyada olabilecek her bir olay için misal aleminde sayısız ihtimal uyur. Siz ağzınızdan çıkardığınız sözlerle o ihtimalleri uyandırırsınız. Güzel kelimeler söyleyin ki güzel ihtimaller uyansın. İnsanın kaderine müdahalesi buradadır.

Yazının ilk paragrafı şimdi size daha mantıklı geliyor mu?

Başlıktaki olumluyum, olgunum kelimelerini kendi kendinize, öyle olduğunuza canı gönülden inanarak söyleyin; tekrar tekrar, ister yüksek sesle, ister haykırarak, ister içinizden… ister yazın, aynanıza asın. Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Hoşça kalın...

Kaynaklar

Byrne, R. (2006). The secret. US: Simon & Schuster, Inc.

Gün, N. (2013). Hayatın büyük sırrı, çekim yasası. Kuraldışı.

Gün, N. (2013). Uygulamalı çekim yasası, sıkça sorulan sorular. Kuraldışı.

Universal Energy: Be One With The Universe’s Energy

Bu blogdaki popüler yayınlar

Söze Süzülenler 2023

Gök kubbenin altında   Değil miyiz hepimiz   Daha ne olsun   Yarım olmuş   Mutluluklar   Gülüşler   Ağlayışlar   Yaşam   Ne çıkar   Meçhul Bulutlar süzülmüş kubbeye Anılar dolaşıyor Hüzün mü mutluluk mu Ne taşıyor meçhul Sis çökmüş içeriye Siluetler kıvranıyor Hayal mi gerçek mi Ne yaşıyor meçhul Buğu sarılmış camlara Islaklık tütüyor Çaydan mı kalpten mi Ne akıyor meçhul Damlalar kaynamış gözlere Sıcaklık kanıyor Acıdan mı aşktan mı Ne yağıyor meçhul Yalnız Değilsin Kanatlanıp esse de ıssız diyarlarda, kime ne? Vuruyorsa bir nefes rüzgâr, yanık bağrına, yalnız değilsin. Sel olup çağlasa da taş yataklarda, kime ne? Çarpıyorsa tek damla yağmur, kızgın kalbine, yalnız değilsin. Şimşek olup çaksa da kör topraklarda, kime ne? Çakıyorsa bir tel ışık, karanlık ufkuna, yalnız değilsin. Yağmur Sonrası Özlemle içip Göğün gözünden damlaları Renge bürü

Sükûnet

Sükûnet zamanlarım: Nadiren hissettiğim ama tadına doyamadığım anlar… Geçmişin ve geleceğin donuklaştığı, ânın belirginleştiği; arzuların, tutkuların, umutların, beklentilerin, hedeflerin durulduğu, dibe çöktüğü; sakin, kıpırtısız, berrak bir zihinle sadece nefesimi, bedenimi ve bütünleştiğim dünyamı duyumsadığım zaman kesitleri… Kutsal varoluşla birlikte dalgalandığım anlar… 60’lı ve 70’li yıllarda okuldan dönünce evin duvarının kenarında bulunan derme çatma, çivileri küflenmiş, ağaçtan bir sedire otururdum uzun süre. Kuş sesleri arasında, rüzgârın ağaçların yaprakları ve meyveleri arasından süzülerek yüzüme vurduğu kokuyu içime çekerdim. Dalından kopardığım şeftaliyi iştahla yerken, batmaya yeltenen güneşi ve gökyüzünü izlerdim. Gün boyu neler oldu, yarın neler olacak? Hepsi kaybolurdu önümden. Yaşamın ve yaşadığımın tatlı farkındalığı açılırdı ruhuma. Varlığın bütünlüğünde varoluşumu hissederdim. Bir iki saat içinde, “Ödevlerine ne zaman başlayacaksın?” sorusuyla koşuşturma yeniden

Nerede kaybettik, nerede arıyoruz?

İçimizde bulamadığımız bahar ve huzuru, hiçbir mevsim, hiçbir şey, hiçbir kişi bize bağışlamaz. Sevgimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, dürüstlüğümüzü, ilkelerimizi, vicdanımızı, değerlerimizi...nerede kaybettik, nerede arıyoruz? Bir Zen öyküsü düştü aklıma. Hatırladığım kadarıyla özetleyeyim. Azize bir kadın varmış. Akşam üstü, evlerin içinde havanın iyice karardığı, dışarının alacakaranlık olduğu bir zamanmış. Sokakta yere iki büklüm eğilmiş, bir şey arıyormuş. Birkaç kişi yanına gelmiş, sormuşlar: - Ne arıyorsunuz Üstade? - İğnemi kaybettim onu arıyorum. - Nerede kaybettiniz? - Evin içinde! - Peki niçin burada arıyorsunuz? - Ama içerisi çok karanlık! İçimize dönmek, içimize bakmak, kendimiz olmak, kendimizle yüzleşmek, bütün olmak, kendimizi affetmek, kendimizi kabul etmek, kendimizi sevmek… uzar gider, söylendiği kadar kolay değildir. İçlerimiz çoğumuz için karanlıktır/karmakarışıktır. Oradan kaçarız. Bu yüzden mutluluğu, sevgiyi, kutsallığı dışarıda ararız.