Kayıtlar

Bütünlük etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Nizam’ın Define Macerası: Bir Sentez Hikâyesi

Resim
Antik bir bilgelik arayıcısı olan Nizam, uzun yıllardır "Hakikat Sandığı"nın peşindeydi. Efsaneye göre, tüm evrenin sırlarını içinde barındıran bu sandık, doğru ellerde açıldığında sahibine sonsuz bir anlayış bahşedecekti. Nizam, hayatını bu esrarengiz sandığı bulmaya adamış, dağları, denizleri, unutulmuş tapınakları ve tozlu kütüphaneleri arşınlamıştı. Yorgun argın bir akşam, yıldızların altında dinlenirken, ruhunda yankılanan bir sesle irkildi: "Ne arıyorsun?" Nizam, gözlerini gökyüzüne dikerek fısıldadı: "Hakikati arıyorum." Ses devam etti: "Nerede arıyorsun?" Nizam, içindeki derin inançla yanıtladı: "Bir sandığa toplanmış, o sandığı arıyorum." Kalbi, sandığı bulduğunda tüm boşluklarının dolacağına dair umutla atıyordu. Hayalinde, ışıltılı bir kasanın açılışını, içindeki bilgeliğin parıldayışını canlandırıyordu. Mistik bir alanda duran, içinden ışık saçan o sandık, onun yıllardır süren arayışının somutlaşmış haliydi. netsentez Ancak ...

Tanrı’nın Egemenliğinde Adalet

Resim
Tanrı’nın egemenliğinde olan bu hayatta, iyi ya da kötü her şey, sonunda mutlak adalet ve hukuk kurallarına göre sahibini buluyor. Ancak bu yüce adaleti, egolarımızın egemenliğindeki dar ve körleşmiş bakış açısıyla kavrayamayız. Dünya gözüyle bakıldığında çoğu şey rastlantı, haksızlık ya da tesadüf gibi görünür. Oysa perde arkasında işleyen daha derin, daha adil bir düzen vardır. İnsan, kendi gururu ve nefsine yenildiğinde başkalarıyla boş yere uğraşır, haksız yere didişir. Ben de zamanında sırf fesatlıkları ve şişmiş ama içi boş egoları yüzünden benimle uğraşanların bir kısmına kendi cezamı verdim. Ama gördüm ki büyük çoğunluğunu Tanrı zaten cezalandırıyor. O an anladım ki en iyisi işi Tanrı’ya bırakmakmış. Onlarla uğraşmaya değmezmiş; enerjiyi heba etmeye hiç gerek yokmuş. Tanrı'nın Egemenliği Tanrı beni de cezalandırdı. Demek ki hak etmişim. Ne kendime ne de hak ettiklerini yaşayanlara acıyorum. Çünkü biliyorum ki biz insanlar çoğu zaman kendi yaptıklarımızın bedelini öderiz; az...

Yankı'nın Yolculuğu

Resim
"Ben" olmayı öğrenemeden "biz" olmaya koşullanmışsınız! * * * Bu ifade, bireyin kendi kimliğini, isteklerini ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla tanımadan, toplumsal veya grup kimliği içinde eriyerek yaşamaya yönlendirildiğini anlatıyor. "Ben" olmayı öğrenmek, bireyin kendi özünü, özgünlüğünü, arzularını ve sınırlarını tanıması ve geliştirmesi anlamına gelir. Ancak bu, toplumsal normlar veya aile, çevre gibi dış faktörler nedeniyle geri planda kalabilir. "Biz" olmak, toplumsal ya da grup aidiyetine vurgu yapar. Kişi, kendini birey olarak keşfetmeden, bu grup aidiyetine öncelik verir ve bu süreçte bireysel kimliği ihmal edebilir. Yani, toplumsal beklentilere göre hareket etme eğiliminde olup, "ben kimim?" sorusunu derinlemesine sormadan, kendini "biz"in bir parçası olarak tanımlar. Önce "ben" olmayı öğrenmek... Bu ko...

Nerede kaybettik, nerede arıyoruz?

Resim
İçimizde bulamadığımız bahar ve huzuru, hiçbir mevsim, hiçbir şey, hiçbir kişi bize bağışlamaz. Sevgimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, dürüstlüğümüzü, ilkelerimizi, vicdanımızı, değerlerimizi...nerede kaybettik, nerede arıyoruz? Bir Zen öyküsü düştü aklıma. Hatırladığım kadarıyla özetleyeyim. Azize bir kadın varmış. Akşam üstü, evlerin içinde havanın iyice karardığı, dışarının alacakaranlık olduğu bir zamanmış. Sokakta yere iki büklüm eğilmiş, bir şey arıyormuş. Birkaç kişi yanına gelmiş, sormuşlar: - Ne arıyorsunuz Üstade? - İğnemi kaybettim onu arıyorum. - Nerede kaybettiniz? - Evin içinde! - Peki niçin burada arıyorsunuz? - Ama içerisi çok karanlık! İçimize dönmek, içimize bakmak, kendimiz olmak, kendimizle yüzleşmek, bütün olmak, kendimizi affetmek, kendimizi kabul etmek, kendimizi sevmek… uzar gider, söylendiği kadar kolay değildir. İçlerimiz çoğumuz için karanlıktır/karmakarışıktır. Oradan kaçarız. Bu yüzden mutluluğu, sevgiyi, kutsallığı dışarıda ararız. Oy...

Sükûnet

Resim
Sükûnet zamanlarım: Nadiren hissettiğim ama tadına doyamadığım anlar… Geçmişin ve geleceğin donuklaştığı, ânın belirginleştiği; arzuların, tutkuların, umutların, beklentilerin, hedeflerin durulduğu, dibe çöktüğü; sakin, kıpırtısız, berrak bir zihinle sadece nefesimi, bedenimi ve bütünleştiğim dünyamı duyumsadığım zaman kesitleri… Kutsal varoluşla birlikte dalgalandığım anlar… 60’lı ve 70’li yıllarda okuldan dönünce evin duvarının kenarında bulunan derme çatma, çivileri küflenmiş, ağaçtan bir sedire otururdum uzun süre. Kuş sesleri arasında, rüzgârın ağaçların yaprakları ve meyveleri arasından süzülerek yüzüme vurduğu kokuyu içime çekerdim. Dalından kopardığım şeftaliyi iştahla yerken, batmaya yeltenen güneşi ve gökyüzünü izlerdim. Gün boyu neler oldu, yarın neler olacak? Hepsi kaybolurdu önümden. Yaşamın ve yaşadığımın tatlı farkındalığı açılırdı ruhuma. Varlığın bütünlüğünde varoluşumu hissederdim. Bir iki saat içinde, “Ödevlerine ne zaman başlayacaksın?” sorusuyla koşuşturma yeniden ...

Dürüstlük, Bütünlük ve Sevgi

Resim
Freud, bir yerlerde, en çok sakladığımız (bazen kendimizden bile) gerçekliğimizin herkeste ortak olduğunu söylüyordu. Jung, belki biraz daha farklı olarak kolektif (ortak) bilinç altından ve gölge benliklerden bahsediyordu. Kendimizi oralara ittikçe, bastırdıkça, içimize attıkça, inkâr ettikçe sahte benliklere bürünürüz. Sanki mükemmel, kusursuz, hatasız, kedersiz, mutlu, daima doğru, daima haklı, daima iyi… Hep sırıtır bunlardan bir şeyler zaman zaman. Ama toplumda çoğunluk, mükemmel olduğunu iddia ettiği için ve bizi de böyle olmaya zorladığı için madalyonumuzun negatif yüzünden korkar ve kaçarız. Ne gerek var saklanmaya kendimizden, insanlardan! Neşeyle kederin, üzüntüyle sevincin, acıyla zevkin, nefretle sevginin, başarıyla başarısızlığın, mutlulukla mutsuzluğun, doğrularla yanlışların karışımından ibaret değil miyiz(?) Zıt kutupların yani… İçimizdeki güneşi pozitif yanımıza olduğu kadar negatif yanımıza da çevirdiğimizde gerçekten aydınlanmış oluruz. Ardından kabullenme, kendinle ...