Ana içeriğe atla

Çocuk Doğası- Yaşam Enerjisi

Neden çocuklar neşeli ve sevimlidirler? Hangi koşullarda olurlarsa olsunlar nasıl oluyor da yaşam enerjisiyle dopdolu oluyorlar?

Çünkü onlar doğallıklarını yaşıyorlar. Toplumun onları doğallıklarından koparan dayatmalarını henüz edinmediler.

Adobe Stock tarafından lisanslandı.

Toplum kültürünü, inançlarını, değerlerini kopyala/yapıştır yöntemiyle çocuklara dayatır. Ne yazık ki bu gereklidir. Çocuk aktarılmaya çalışılanları deneyimleyerek, hissederek, yaşayarak edinmez; bir nevi ezberler. Süreç içinde doğallığını/gerçeğini/özünü baskılamayı öğrenir. Sahte kişiliklere/maskelere bürünür. İkiyüzlü olur. Bir tarafta gerçeği diğer tarafta sahteyi birlikte yaşar. Parçalanır, bütünlüğünü kaybeder. Çirkinleşir. Eğer doğallığını bilinç altına itecek kadar bastırırsa artık yaşayan bir ölüdür, robottur. (Kişilik-Personality kavramı Latince maske anlamından geliyor.)

Davacıyım!..
Okulu, kitabı, mesleği,
toplumu, hayatı
şikâyet ediyorum sevgiliye…
Katlettiler çocukluğumu diye!..

Baskılanan doğallıklarını/gerçekliklerini yazarlar romanlarında, öykülerinde, şiirlerinde yaşama imkânı bulurlar. Ressamlar resimlerinde, besteciler bestelerinde; özetle sanatçılar eserlerinde… Hiçbir şey yapamazsa insan, doğallığını rüyalarında, hayallerinde yaşar. İşin kötüsü bazen de nevroz veya psikozlarda…

Freud bir yerlerde insanın nevrotik doğduğunu söyler. Osho onu yarı yarıya kabul eder. “İnsan nevrotik doğmaz, doğallığı onun en normal ve en iyi halidir ama toplum onu nevrotik yapar” der.

Sapan

Anneden babadan,
camiden okuldan,
medyadan,
taş topladı çocuk.

Yürekte kabustu…
Küstü, kustu…
Zihin sustu…
Sarıldı, tuttu.

Yürüdü çocuk.
Zihin boyundan büyük.
Yürek tırnağından güdük.

Gerdi lastiklerini zihninin.
Fırlattı taşlarını kuşlara…
Özgürlüğe…
Yüreğine...
Kendine…

Toplumun çocuğa birçok şey kazandırması gereklidir; bundan kaçınılamaz. Ama doğallığı zedelemeden, baskılamadan olsa… Yaşayan ölüler, robotlar yaratmadan olsa…

Çocukluğumuzu, doğallığımızı kaybettiysek ona nasıl kavuşacağız? Nasıl olacak? Sanat, sanat, sanat ile...

Ve şimdiye kadar okuduğum kadarıyla Doğu’nun birçok antik öğretisi de bunu başarmaya çalışıyor. Batı halkı artık bunlara bir nevi aç kurtlar gibi koşuyor. Uzatmadan söyleyeyim; Meditasyonla, Tantra ve Budizm teknikleriyle de kayıp doğallığımıza ulaşabiliyoruz. Bunlar din değil tekniklerdir. Hangi dinden olursak olalım veya ateist olalım, vazgeçmeden bu tekniklerle dinimizin/ateistliğimizin aslını daha iyi anlayabilir, doğallığımıza/gerçekliğimize/özümüze kavuşabiliriz. Bana göre dinlerin de asılları kayıptır. Hepsi kendimizde saklıdır. Onlara kendimizi bilmekle erişebiliriz.

Arzu, Umut ve Doğallık

Doğallığın en somut hâlini çocuk doğasında görebiliriz. Onlar şimdinin, anın keyfini yaşarlar. Kırılmış uzun bir ağaç dalını bacaklarının arasında sürükleyerek koşar dururlar. Sanırım birçok profesyonel süvari onların böyle atlara binmekten aldığı zevki tadamaz.

Doğa hedeflemez, arzulamaz, umut etmez; akar, açılır… Tohum çiçeklenmediği için üzülmez, çiçeklenmeyi düşünmez; güneşi, yağmuru, toprağı hisseder/yaşar ve açar. Ağaçlar, kuşlar, kelebekler, çocuklar…böyledir hep…

Çocuk oldum bu akşam!..
Her saat yaşam yine.
Her mevsim koşam yine.
Sabah akşam,
ilkbahar sonbahar...
Bana ne!
Neşeyle coşam yine.
Gönlüme sığmayıp
taşam yine...

Adobe Stock tarafından lisanslandı.

Biz bazı yetişkinlerin doğallıktan, asli özden uzak sahte maskelerle, giydirilmiş kişiliklerle özlediği arzuları, umutları da sahtedir. Onlara ulaşamazsak daha az mutsuz oluruz. Onlara ulaşırsak daha çok mutsuz oluruz. Çünkü onlar da sahtedir.

Keyif ve mutluluk şimdide ve andadır. Ömür boyu açgözlülükle kariyer, güç, para için dişini tırnağına takan insanların en mutlu olduğu anlar çalışma hâlindeyken gerçekleşir. Bazıları hedeflerine ulaştıklarında artık tekrar eski mutsuzluklarına dönerler. Kurtulmanın çarelerini ararlar. Takatleri kalmışmışsa yeni hedefler yaratırlar. Tekrar onların peşine takılırlar. Birçoğu karamsarlığa kapılır, mutsuz, huzursuz, öfkeli olur. Çünkü peşinde koştukları şey asıl ihtiyacı oldukları şey değildir. Bu sahte arzulara, hedeflere, umutlara gereğinden fazla önem vermişlerdir.

Temennimiz, eğer hedefimize ulaştığımızda hayal kırıklığına uğruyorsak asli doğamızın neyi arzuladığını sorgulayabilmek olsun. Bu; kendini öğrenmek, kendini keşfetmek, kendini anlamak, kendini bilmek, kendini kabul etmek, kendinle bütün olmaktır.

Bu kadar laftan sonra “Kendimizde, doğallığımızda ne bulacağız?” diye sorarsak cevabımız, "SEVGİ, BİRLİK, AKIŞ, AÇIŞ" olur. Bulanlara saygı ve selam olsun…

Sevgiyle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nerede kaybettik, nerede arıyoruz?

İçimizde bulamadığımız bahar ve huzuru, hiçbir mevsim, hiçbir şey, hiçbir kişi bize bağışlamaz. Sevgimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, dürüstlüğümüzü, ilkelerimizi, vicdanımızı, değerlerimizi...nerede kaybettik, nerede arıyoruz? Bir Zen öyküsü düştü aklıma. Hatırladığım kadarıyla özetleyeyim. Azize bir kadın varmış. Akşam üstü, evlerin içinde havanın iyice karardığı, dışarının alacakaranlık olduğu bir zamanmış. Sokakta yere iki büklüm eğilmiş, bir şey arıyormuş. Birkaç kişi yanına gelmiş, sormuşlar: - Ne arıyorsunuz Üstade? - İğnemi kaybettim onu arıyorum. - Nerede kaybettiniz? - Evin içinde! - Peki niçin burada arıyorsunuz? - Ama içerisi çok karanlık! İçimize dönmek, içimize bakmak, kendimiz olmak, kendimizle yüzleşmek, bütün olmak, kendimizi affetmek, kendimizi kabul etmek, kendimizi sevmek… uzar gider, söylendiği kadar kolay değildir. İçlerimiz çoğumuz için karanlıktır/karmakarışıktır. Oradan kaçarız. Bu yüzden mutluluğu, sevgiyi, kutsallığı dışarıda ararız.

Söze Süzülenler 2023

Gök kubbenin altında   Değil miyiz hepimiz   Daha ne olsun   Yarım olmuş   Mutluluklar   Gülüşler   Ağlayışlar   Yaşam   Ne çıkar   Meçhul Bulutlar süzülmüş kubbeye Anılar dolaşıyor Hüzün mü mutluluk mu Ne taşıyor meçhul Sis çökmüş içeriye Siluetler kıvranıyor Hayal mi gerçek mi Ne yaşıyor meçhul Buğu sarılmış camlara Islaklık tütüyor Çaydan mı kalpten mi Ne akıyor meçhul Damlalar kaynamış gözlere Sıcaklık kanıyor Acıdan mı aşktan mı Ne yağıyor meçhul Yalnız Değilsin Kanatlanıp esse de ıssız diyarlarda, kime ne? Vuruyorsa bir nefes rüzgâr, yanık bağrına, yalnız değilsin. Sel olup çağlasa da taş yataklarda, kime ne? Çarpıyorsa tek damla yağmur, kızgın kalbine, yalnız değilsin. Şimşek olup çaksa da kör topraklarda, kime ne? Çakıyorsa bir tel ışık, karanlık ufkuna, yalnız değilsin. Yağmur Sonrası Özlemle içip Göğün gözünden damlaları Renge bürü

Sükûnet

Sükûnet zamanlarım: Nadiren hissettiğim ama tadına doyamadığım anlar… Geçmişin ve geleceğin donuklaştığı, ânın belirginleştiği; arzuların, tutkuların, umutların, beklentilerin, hedeflerin durulduğu, dibe çöktüğü; sakin, kıpırtısız, berrak bir zihinle sadece nefesimi, bedenimi ve bütünleştiğim dünyamı duyumsadığım zaman kesitleri… Kutsal varoluşla birlikte dalgalandığım anlar… 60’lı ve 70’li yıllarda okuldan dönünce evin duvarının kenarında bulunan derme çatma, çivileri küflenmiş, ağaçtan bir sedire otururdum uzun süre. Kuş sesleri arasında, rüzgârın ağaçların yaprakları ve meyveleri arasından süzülerek yüzüme vurduğu kokuyu içime çekerdim. Dalından kopardığım şeftaliyi iştahla yerken, batmaya yeltenen güneşi ve gökyüzünü izlerdim. Gün boyu neler oldu, yarın neler olacak? Hepsi kaybolurdu önümden. Yaşamın ve yaşadığımın tatlı farkındalığı açılırdı ruhuma. Varlığın bütünlüğünde varoluşumu hissederdim. Bir iki saat içinde, “Ödevlerine ne zaman başlayacaksın?” sorusuyla koşuşturma yeniden