İçimizde bulamadığımız bahar ve huzuru, hiçbir mevsim, hiçbir şey, hiçbir kişi bize bağışlamaz. Sevgimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, dürüstlüğümüzü, ilkelerimizi, vicdanımızı, değerlerimizi...nerede kaybettik, nerede arıyoruz? Bir Zen öyküsü düştü aklıma. Hatırladığım kadarıyla özetleyeyim. Azize bir kadın varmış. Akşam üstü, evlerin içinde havanın iyice karardığı, dışarının alacakaranlık olduğu bir zamanmış. Sokakta yere iki büklüm eğilmiş, bir şey arıyormuş. Birkaç kişi yanına gelmiş, sormuşlar: - Ne arıyorsunuz Üstade? - İğnemi kaybettim onu arıyorum. - Nerede kaybettiniz? - Evin içinde! - Peki niçin burada arıyorsunuz? - Ama içerisi çok karanlık! İçimize dönmek, içimize bakmak, kendimiz olmak, kendimizle yüzleşmek, bütün olmak, kendimizi affetmek, kendimizi kabul etmek, kendimizi sevmek… uzar gider, söylendiği kadar kolay değildir. İçlerimiz çoğumuz için karanlıktır/karmakarışıktır. Oradan kaçarız. Bu yüzden mutluluğu, sevgiyi, kutsallığı dışarıda ararız. Oy...
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bir zamanlar kendisine yöneltilen “halk sizin yazdıklarınızı anlamıyor, onların seviyesine uygun yazın” eleştirisine verdiği yanıt, bugün de hepimize önemli bir ders sunuyor: “Siz halkı benim yazdıklarımı anlayacak seviyeye getirin.” Gürpınar, yazılarının kalitesini düşürmek yerine, toplumun eğitim ve bilinç seviyesini yükseltmeyi savunmuştu. Bu yaklaşımı, insanların ve toplumların kendilerini sürekli geliştirmeleri gerektiğine dair güçlü bir mesaj içerir. Gürpınar’ın bu duruşu, aslında kendi değerlerimizden ödün vermememiz gerektiğini hatırlatır. Bu hikâye, bir başka ilham verici hikâye olan kartal ve karga metaforuyla güzel bir paralellik taşır. Anlatıldığına göre, kartala saldıran tek kuş kargadır. Karga, kartalın sırtına konarak onu gagalar, rahatsız etmeye çalışır. Ancak kartal, bu saldırıya karşılık vermez; sadece daha yükseğe uçar. Uçuş ne kadar yüksek olursa, karga için nefes almak o kadar zorlaşır ve sonunda yere düşer. Bu metafor, gereksiz eleştirile...